Medine Vesikası ve Sivil Toplumun İslamcı Dönüşümü 1

Necmi Erdoğan, Ulus Baker’in vefatının hemen ardından yazdığı “Ulus’un Hayaleti” başlıklı yazıda Luis Bunuel’in Özgürlüğün Hayaleti filmini hatırlatır.(1) Bu filmin bir sahnesinde normal denebilecek bir evin yatak odasından bir kuğu geçer. Kuğunun simgelediği; sahibi olunmayan, bu yüzden arzu edilen, hayali kurulan fakat her defasında kaybolan özgürlüğün muhayyel niteliğidir. Modern dünyada kimse gerçekten özgür değildir; kamusal alan ve insanın bizatihi kendisi, kendini hapseder. Özgürlük hep bir yerlerde bir şekilde durur, yani hiç yok değildir, olsa olsa kaybedilmiştir. Bazen de uzanıldığında elde edilebilecek kadar yakındır, ne var ki bunu başarabilen kimse çıkmaz.

Türkiye’nin İslamcı kataloguna dahil edilen bir takım yazar – düşünür kadrosu için de siyasal ve hukuki alandaki İslami düzen de böyle bir hayaldir; öyle olması murad edilen, bir gün olacağına inanılan ve o gün gelene dek de demokrasi denilen ve nihai İslami düzene varılana dek nimetlerinden yararlanılması, beri yandan da onun ürettiği nahoşluklara katlanılması gerekilen bir ara düzenin ardından doğacak güneştir. (Cumhurbaşkanının meşhur bir darbı mesele dönüşmüş veciz ifadesiyle; “Demokrasi bizim için tramvaydır, istediğimiz durağa gelince ineriz.”) O güneş, demokrasinin bireyleri eşit gören habis düşüncesinin esamesinin okunmadığı bir zemine doğar. Öyle ki bu güneş, Müslümanların üstün olduğu (Hakkın batıldan evla olduğu), şer’i hukukun kamusal alanda yegane hukuk sistemi olarak var olduğu ve Müslüman olmayanlara dahi uygulanarak bir anlamda onların da din-i İslam’ın yüce nuruyla nurlanma imkanının sağlandığı bir yapıyı muştulamaktadır.(2)

Elbette, İslamcılık kanalından gelen veyahut da siyasal İslam’a sempati besleyen zevatın tekmili birden bu hülyanın etkisi altındadır demek mümkün değildir. Lakin bugünün Türkiye’sinde, toplumun kendisi gibi olmayan sujelerine bir takım diyani temelli normları dayatan, temsilde adaletin uzağından kıyısından geçmeyen seçim sistemi sayesinde, arkasına aldığını iddia ettiği çoğunluğa dayanarak toplumun kendine özgü dini inanış ve ananelerini tasarlanmış, siyasi nitelikli bir takım İslami nasslarla meczetmeye çalışan yönetici grubun zihni art alanlarını anlayabilmek için 1990’lara hakim olmuş Medine Vesikası tartışmalarına bir göz atmak yerinde olacaktır. Çünkü bu tartışma bizi, salt o dönemin siyasal iklimine değil, Kemalist devrime karşı siyasal bir argümantasyon üretme noktasında kısmi bir başarı sergilemiş olan İslamcıların yıllara sari aheste beste gelişimine de götürür. (3)

Medine Vesikası tartışmaları, İslamcı yazar Ali Bulaç’ın 1991 yılında Kitap Dergisi’ne yazdığı bir makaleyle başlamıştır. Akabinde, Ahmet İnsel’in katılımıyla dallanıp budaklanmış, ne var ki pek fazla arkası gelmeden unutulmuştur.(4) Yine de baki kalan şu kubbede bıraktığı bir seda olmuş, dahası ekoları bugün yeniden duyulmuştur. Görünüşte laik otoriterliğe karşı sivil toplumcu bir demokrasi talebi iken, özü itibariyle çağdaş Medeni Kanunun yanında Şeriat hükümlerinin de uygulanmasını öneren, bu anlamda düpedüz dini içerikli bir tartışmadır. Bizim çalışmamızın da göstereceği üzere, uygulama açısından hayli sorunları olan çok hukukluluğun gündeme getirilmesinin arkasında, esas itibariyle kültürel alanın tahakküm edilmesi gayesi vardır. Böyle olduğu ölçüde de tartışma kendi yörüngesinden kopmuş ve 1997 müdahalesine gidilen yolda yavan bir laik – İslami dikotomisi aksına yerleşmiştir.

Bu çalışmanın amacı Türk siyasal alanını domine eden siyasal İslamcı düşüncenin 1990’lardaki gelişimine dikkat çekmek ve bunu hem tarihsel özellikler hem de siyasetin güncel söyleminden hareket ederek tartışmaktır. Bu amaç doğrultusunda, öncelikle Ali Bulaç’ın teorik, Bahri Zengin’in ise pratik önderliğini yapmış olduğu, başta Necmettin Erbakan olmak üzere kimi Refah Partili milletvekilleri tarafından da dile getirilen Medine Vesikası üzerinden talep edilen çok hukuklu sistem ve sivil toplumun İslamcı dönüşümü üzerinde genel anlamda bilgi verilecek, tartışmanın kaynakları, hukuksal mümkünatı ve tartışmayı gündeme getiren ideologlarının temel gayeleri tartışılacaktır. Akabinde, sivil toplum ve Türk siyasetinin tarihsel sac ayaklarına değinilerek Medine Vesikası çerçevesinde gerçekleştirilmeye çalışılan ideolojik dönüşüme dikkat çekilecektir. Nihayet, Kürt – İslam oydaşması ve resmi nikah olmaksızın kıyılacak imam nikahının suç olmaktan çıkartılması bağlamında bugün yeniden gündem olan vesikanın aslında hangi pragmatik amaçlarla dillendirildiği belirtilerek geniş kapsamlı bir siyaset ve hukuk tartışması yapılacaktır.

 MEDİNE SÖZLEŞMESİNİN HUKUKİ NİTELİĞİ VE ÇOK-HUKUKLULUK

Medine Vesikası, Türkiye gündemine İslamcı kanadın önemli isimlerinden Ali Bulaç tarafından taşınan tarihsel bir belgedir. Tarihsel anlamda ilk olarak İbn İshak tarafından kaydedilmekle birlikte, Ibn Hişam üzerinden okunan vesikayı Batı’ya tanıtan Alman oryantalist Wellhausen, İslam dünyasına tanıtan ise Pakistanlı hadis alimi Muhammed Hamidullah olmuştur. Ibn Hişam’ın Siret isimli kitabında vesika tam metin olarak bulunmaktadır. Bununla birlikte metni imzalayanların tarihsel bir kaydı bulunmamakta, bu anlamda hukuki bir sözleşme vasfı taşıdığı iddia edilen metnin tarihsel geçerlilik sınamasından sınıfta kalma ihtimali doğmaktadır. (5)

Medine Vesikası, Mekke’de uzun yıllar İslam’ı yaymaya çalışan Peygamberin karşılaştığı zulüm ve engellemeler neticesinde aldığı hicret kararı neticesinde iki Habeşistan göçü ardından gittikleri Medine’de yaşayan Yahudi ve müşriklerle sahabi Enes’in evinde düzenlenmiş bir ilkeler bütünüdür. Bu metne kimi yazarlarca anayasa niteliği atfedilmekte, buna karine olarak da Peygamberin Medine’ye göçtükten hemen sonra yaptırdığı nüfus sayımı ve şehrin girişlerine koydurduğu taşlar ile sınır çizmesini göstermektedirler. Bunları bir şehir devletinin coğrafi ve beşeri kaynakları olarak belirledikten sonra, metinde “Hakem” görevini üstlenen Peygamberi bu devletin başkanı, vesikayı da anayasası olarak tahayyül etmektedirler. (6) Ne var ki bu yaklaşım hayli sorunludur. En başta İslam’ın başat kaynağı Kur’an’ı Kerim’de böyle bir anayasadan bahis geçmez. İlaveten, anayasa dizgesi tanımına uyacak maddelerden müteşekkil bir metin olmadığı gibi, içtihad bağlamında düşünüldüğünde pek fazla bir uygulama alanı da bulamaz. Bulamayışı tabiatı gereğidir; azınlıkta olan bir komünitenin söz konusu belge hükümlerini sayıca fazla olan müşrik ve Yahudiler üzerinde uygulama imkanı hayli kısıtlıdır. (7)

Fakat Medine Vesikasını kendi orijinal tarihsel konumundan ayırıp, yeniden inşa edilen / edilecek tarihte müstesna bir noktaya yerleştirecek olan şey, onu gündeme taşıyan İslamcıların gayelerinde gizlidir. Bu gayelerin ne olduğunu anlamak için öncelikle Ali Bulaç’ın İslamcılık üzerine fikirlerini tartışmak gerekir. Ali Bulaç’ta, Mehmet Akif’in “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” sözünün tam tersi olan “İslam’ın idrakiyle asra bakmak” önermesiyle karşılaşırız. Bu anlamda modernite ile İslam arasında bir aslilik / talilik ilişkisi düşünülecekse, burada asli olanın (diğer İslamcılardan farklı bir önermeyle) İslam olduğu kabul edilmelidir. Bulaç’a göre İslam, muasırdır ama modern değildir! Evrenseldir, çağlar üstüdür, sınıfsızdır ve tüm bu özellikleri itibariyle Sosyalizm / Kapitalizm dikotomisinden baliğdir. Fakat İslam’ı Batının kavramlarıyla düşünmek, onun bu özerk niteliğini olumsuz etkilemektedir. Bu söylemiyle Ali Bulaç, İslamcılığın 19. Ve 20. Yüzyıllardaki düşünürlerinden ayrılır. 19. Yüzyılda pozitivist, 20. yüzyılda ise solidarist – sosyalist akımlardan etkilenen İslamcılar, son yüzyılda bilim felsefesi içerisindeki tartışmalar, 80 sonrası siyasi gelişmelerinden hareket ederek daha post – modernist, sivil toplumcu bir düşünceye yaklaşırlar. Ali Bulaç da bu isimler arasındadır. Onda İslami geleneği yeniden icat etmek gibi bir mesele vardır ve ortaya attığı Medine Vesikası da bu amaca hizmet eder.(8) Medine Vesikası, ona göre, sosyal bloklar arasında katılıma dayalı bir hukuki proje olarak Peaceful Coexistance’ın temayüzüdür. Savunduğu yapı itibariyle de laik – otoriter devlet anlayışının karşısına İslam’ın bu geleneklerinde aradığı İslami idrakle donanmış yapıyı koyar. Böylelikle devlet ile sivil İslami komünite vis-a vis durumuna geçer, tam da bu karşıtlaşma üzerinden mağdur, pir – ü pak bir sivil insiyatif geliştirilir. Bu anlamda Ali Bulaç’ın vaaz ettiğinin devlet yerine toplumun ele geçirilmesi gibi gözükmekte olsa da, gerçekte Medine Vesikası tartışmalarıyla murad ettiği şey, devlet aygıtının İslami bir hegemonya yaratılarak haklı mağdurlarca zaman içinde işgal edilmesidir.(9)

Medine Vesikası çerçevesinde gündeme gelen çok – hukukluluk önerisine baktığımız zaman bu görüşün hayli su götürdüğü aşikardır. Ali Bulaç’a göre herkes kendine uygulanmak istenen hukuku seçebilmeliydi. Nasıl ki Peygamber, Medine’de Yahudilerin Tevrat hükümlerine göre yaşamalarına imkan tanıdıysa, benzer bir hukuk düzeni bugün de yaratılabilirdi. Zaten tarihsel olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun Tanzimat uygulamaları ile hukuk birliğine geçmesinden önce uyguladığı sistem, özü itibariyle Hristiyanların hukuki anlaşmazlıklarını mezheplerine göre kendi kiliselerinde çözdükleri, Yahudiler için de kendi hukuklarının uygulandığı çok-hukuklu bir sistemdi. Dolayısıyla bu öneride yeni olan bir şey yoktu, geleneğin yeniden inşa edilmesinden ibaret bir talepti.(10)

Ali Bulaç’a göre her birey bir cemaat veya topluluk seçecek, o topluluğa uygulanacak yasaları da bu yolla kabul edecekti. Bu toplulukların iç hukuklarında karşılaşılacak çelişkilerde bir üst yargı makamı ihdas edilerek daha çok ceza davalarına ilişkin uygulamalar buralarda çözülecekti. Peki ama bu üst mahkeme hangi hukuk perspektifine göre inşa edilecektir?(11) Bunun yanıtı yoktur. Bununla birlikte kamusal alanı domine eden gücün üst mahkemenin hukuki formasyonunu da elde edeceğini düşünmek, tabiidir.

Tarihsel olarak önerilen bir başka örnek Pakistan’ın uygulamaları olmuştur. Muhammed Ali Cinnah’ın lideri olduğu Muslim League isimli bir sivil toplum örgütü vesilesiyle kurulmuş olan Pakistan, anayasal olarak İslam Cumhuriyetidir. Zülfikar Ali Butto’nun askeri darbeyle devrilmesi sırasında ülkede federal anlamda bir meclis bulunmakla birlikte, yasama görevi dini cemaatlere bırakılmıştı. Başta Breylviler ve Dobandiler’den oluşan Sünni Hanefiler olmak üzere, Ehl-i Hadis olarak bilinen Selefiler ve Şiiler kendi İslam anlayışlarına göre hukuk kuralları belirleyip, uyguluyorlardı. Fakat uygulamada çatışma olursa, darbe ürünü askeri kanunlara başvurulmak zorunda kalınıyordu. (Marshal Laws)(12) Bu durumun bir nedeninin Pakistan’ın gelişmişlik düzeyinin oldukça düşük olması varsayılsa bile, çok hukukluluğun kendine özgü problemleri olduğu da kabul edilmelidir.

Bugün İngiltere’de Yahudi bir çiftin Beth Din hükümlerine göre boşanmaları ile ilk kez içtihad alanı bulmuş(13), akabinde Şeriat hukukunun kimi hükümlerinin 1996 tarihli Tahkimat Kanunu(14) refere edilerek legalize edildiğini, fakat bunun yalnızca Medeni Kanun sınırları içerisinde kaldığını, Ceza Muhakemesi alanına girmediğini görmekteyiz. Bununla birlikte, uygulamada 1989 tarihli Çocuk Yasası ile çelişen bir takım hükümler olduğu (15) ve kadın ayrımcılığının hızla arttığına ilişkin eleştiriler vardır.(16)

Genel olarak Türkiye’deki çok-hukukluluk önerilerinin hukuk alanında uzman olmayan, daha çok siyasetçi, gazeteci gibi formasyonlardan gelen kişilerce savunulması, söz konusu önerinin havada kalmasına neden olmuştur. Akli bir takım mülahazalar ve daha çok başka niyetlerle öne sürülen bu çok hukukluluğun, kağıttan kaplan misali birkaç etkili tepki ile guardı düşürülmüştür.


Dipnotlar:
1 Kör Otonom Medya Web Sitesi, Kaynak: http://www.korotonomedya.net/kor/index.php?id=22,153,0,0,1,0, Erişim Tarihi: 16/05/2015 

2 Yeni Şafak Gazetesi Web Sitesi, Kaynak: http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/HayrettinKaraman/islam-demokrasi-ve-medine-vesikasi/53922, Erişim Tarihi: 18/05/2015

3 Duran, Burhanettin, Cumhuriyet Dönemi İslamcılığı – İdeolojik Konumları, Dönüşümü ve Evreleri, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Cilt 6 – İslamcılık içinde, İletişim Yayınları, İstanbul, 2005, sf. 133
 

4 Radikal Gazetesi Web Sitesi, Kaynak: http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/medine_vesikasi_ve_omer_pakti-1158696, Erişim Tarihi: 18/05/2015

5 Ibid.

6 Kara, İsmail, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi 3 – Metinler Kişiler, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1998, Sf: 524


7 Bulaç, Ali, Medine Vesikası ve Yeni Bir Toplum Projesi, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Cilt 6 – İslamcılık içinde, İletişim Yayınları, İstanbul, 2005, sf. 504


8 Erdoğan, Necmi & Üstüner, Fahriye, 1990’larda Siyaset Sonrası Söylemler ve Demokrasi, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Cilt 7 – Liberalizm içinde, İletişim Yayınları, İstanbul, 2005, Sf. 660

9 Ibid. 661


10 Akyol, Taha, Medine’den Lozan’a, Doğan Kitap, İstanbul, 2013,, Sf: 13

11 Ibid. 161


12 Ibid. 185


13 Telegraph Gazetesi Web Sitesi, Kaynak: http://www.telegraph.co.uk/news/uknews/9841370/Sharia-divorces-could-be-allowed-after-legal-ruling.html, Erişim Tarihi: 01/06/2015


14 Cbn Web Sitesi, Kaynak: http://www.cbn.com/cbnnews/world/2012/November/Islamic-Sharia-Law-Comes-to-Great-Britain/, Erişim Tarihi: 01/06/2015


15 Independent Gazetesi Web Sitesi, Kaynak: http://www.independent.co.uk/voices/letters/letters-perspectives-on-sharia-law-in-britain-2332055.html?origin=internalSearch, Erişim Tarihi: 01/06/2015

16 Telegraph Gazetesi Web Sitesi, Kaynak: http://www.telegraph.co.uk/news/uknews/law-and-order/9975937/Inside-Britains-Sharia-courts.html, Erişim Tarihi: 01/06/2015



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği Üzerine

10 Adımda Eskişehir'de Geçirilebilecek En İyi Haftasonu